Ö-L-Ü-M

İşte son nefesini veriyordu, 63 senelik yaşamının son nefesini kuruluktan beyazlamış dudaklarının arasından soluyordu. Rahatlamıştı aslında, tüm dertleri geldi gözlerinin önüne ilk başta. Sevindi umarsızca, kurtulmuştu onlardan. Kuru dudaklarına gülümseme kondurmuştu bu rahatlık. Sonra yaşadığı güzel günleri hatırladı. Gülümseme şimdi yerini solgun bir surata bırakmıştı. Ve o solgun surat özetliyordu koskoca bir yaşamın özetini. Yaşanan sevinçler, erişilemeyen ama asla erişmeye çalışmaktan vazgeçmediği ümitler, ilk aşk, ilk sevgili, ilk öpüşme ve daha nicesi geliyordu aklına. Bunlardan uzaklaştığı için üzülüyordu belki de. Bu düşüncelerin hepsi o son solukla havaya karışıyordu. Ölmüştü!

Gözlerini tekrar açabileceğini hissetti yaklaşık yarım saat sonra. Beklememişti tüm yaşadığı süre boyunca öldükten sonra tekrar dirilmeyi, farkına vardıkça kafasında yeni yeni soru işaretleri ve bunların oluşturduğu şaşkınlık giderek artıyordu. Ayaklanmadan önce gözleriyle etrafı süzdü, tek görebildiği saf maviydi; ne beyaz, ne siyah sadece mavi. Mavinin bildiği bir şey olmasından aldığı cesaretle dizlerini kendine doğru çekip yerden kalkmaya çalıştı, şaşkınlığını bir nebze daha giderecek bildiği bir şey görmeyi umarak. Ayağa kalktığında uçsuz bucaksız maviliğin devam ettiğini gördü. “Ne yapacağım?” diye sordu kendi kendine, sonsuzluğa mı ulaştığını düşündü bir an için ama emin olamadı. Tam o esnada arkasından “pof” diye bir ses geldi, korkuyla irkildi.

“Hoşgeldin Selim” dedi sıcak bir ses. Hayatında duyduğu en muhteşem sesi duymuş, bu ses onu karşılamış ve içindeki tüm korkuları, kafasındaki tüm soruları, tüm kuşkuları bir anda yok etti. Isınmıştı. Arkasına döndü, beyazlar içinde uçan bir yaratıktı gördüğü. Yüzü buruşuk ama samimi, boyu ise ufaktı. İlk görüşte inanmıştı ondan hiçbir zarar gelmeyeceğine, ilk görüşte aşk gibi ama aşk değildi bu; güven diyordu insanlar..

– Merhaba
– Biliyorum kafanda çok soru var, bunlara alacağın yanıt biraz sonra kesinleşecek.
– Nasıl?!

Bir “pof” sesi daha geldi. 3 beyaz kapı belirdi karşısında. Gülümsedi görevli.

– Selim, ben buralardan sorumlu görevlilerden sadece biriyim. Kararını vermende sana yardımcı olacağım.
– Ne kararı?
– Bundan sonra ne olacağını kendin seçeceksin.
– Ne olacağını mı? Ama öldüm ben? Bitti her şey?
– Aslında pek öyle değil. Gördüğün 3 kapı belirleyecek neyin bitip bitmediğini.
– Nasıl?
– Şöyle ki, 1. kapı çoğu dünya üzerindeki çoğunluğun inandığı Tanrı’nın yolu. Yani yaşamın boyunca yaptığın iyiliklere ve kötülüklere göre cennet ya da cehenneme gideceksin. Bu kapıyı seçtiğinde karşılaşacağın benden yetkili görevli bu konuda sana yardımcı olacak. 2. kapı dünya üzerindeki çoğunluğun inanmadığı reenkarne kapısı. Bu kapıyı seçersen yeryüzüne geri döneceksin ama hangi bedende reenkarne olacağını seçemezsin, bir nevi şans kapısı. 3. kapı ise son kapısı. Seçimini bu kapıdan yana yaparsan her şey bitecek; tüm dertler, tasalar, üzüntüler, sevinçler, mutluluklar son bulacak.
– Sen ciddi misin? Saçmalıyorsun.
– Ben olsam kısıtlı zamanımı buna kafa patlatarak harcamazdım. Hak verirsin ki işim fazlasıyla başından aşkın.

Selim düşünmeye başladı, hayatını getirdi hatrına. İyi bir insan olmuştu aslında 63 sene boyunca. Çok kişiye iyilik yapmıştı ama çok kişiyi de kullanmıştı. Biraz cezayı hak etmiyor değildi. “Ya bahsettikleri cehennem azabı gerçekten çok uzun sürecekse” diye geçirdi aklından. Vazgeçti ilk kapıdan. 2. kapıya yoğunlaştırdı odağını, reenkarne kapısına. Canlıların arasına dönmek istemiyordu, çoğunu hiçbir zaman sevmemişti. Hele insanlar yok muydu, tüm hatalarını onlar yüzünden yapmıştı; saflığına leke atan da onlardı zaten. İnsan olarak reenkarne olmanın iğrenç olacağını fark etti, umarsızca bu seçeneği de rafa kaldırdı. 3. kapı, son kapısı ilk duyduğunda en fazla dikkatini çeken olmuştu. Her şeyden kurtulmaktı onun için bu kapının manası; bir daha risk almamak, bir daha sorumluluk almamak, rahatlamak, soluklanmak, arayıp durduğu ama yıllar boyu bulamadığı huzura ulaşmak. Bir son, güzel bir son..

Yaratığa döndü Selim,

– 3. kapıyı seçiyorum.
– Emin misin? Seçeneklerini iyice düşündün mü?
– Evet.
– Biraz acele karar veriyorsun sanki. Genelde uzun süreler düşünüp karar veremez insanlar.
– Ben verdim kararımı.
– Az daha düşünsen?
– Neden bu kadar soru sordun?
– 3. kapı pek seçilmez de, şaşırdım. Sondan korkar çoğunuz.

Selim 3. kapıya yaklaşmıştı iyice cevapları verirken, görevlinin son sözlerini de duyduktan sonra “ben değil” dedi. Yaratığa bakıp gülümsedikten sonra 3. kapının kulpunu zorladı, kapıyı açtı. Tekrar döndü,

– Teşekkürler her şey için.
– Geçmiş olsun.

Geçti ve bitti..

Reklamlar
Published in: on Ekim 13, 2009 at 11:29 pm  Yorum Yapın  

Gölge geçer mi?

Küçükken öğrenmişti Fatih yanında asla kaçamayacağı, ondan ne olursa olsun saklanamayacağı bir şey taşıdığını. Ve bunu da bir bilmeceyle yapmıştı okulundaki Ayşe Öğretmen. 5 yaşından beridir ne zaman karşılaşsa gölgesiyle aklına geldi. Şimdi ise yeni yeni anlamaya başlıyordu bilmecenin ve cevabın taşıdığı manayı.

Geçmişin bir betimlemesiydi gölge ve bilmeceyi bilmece yapan kelimeler.

“Ben giderim o gider” diyordu bilmece. “Ee, işte geçmiş de böyle değil mi?” diye sordu Fatih kendi kendine. Tam cevabı düşünmeye başlamak üzereyken, “Evet” diye bağırdı sokağın ortasında. Ona doğru yönelen bakışlardan kaçınmak için swatshirt’ünün kapüşonunu geçirdi kafasına; sonra hiçbir şey olmamış, sanki daha demin yaşamı yaşam yapan ayrıntılardan bir tanesini keşfeden o değilmişcesine atmaya devam etti adımlarını. Geçmişini de yanında taşımıştı geçen 24 sene boyunca. Geçmişten aldığı dersleri, geçmişi sayesinde kazandığı tecrübeleri pusulasıydı Fatih’in. Tüm önemli karar aşamalarında, hayatını etkileme ihtimali olan seçimlerinde onun gittiği yere gidenden yola çıkarak başlıyordu düşünmeye. Düşünmeye başlamadan “Evet!” diye bağırmasına sebebiyet veren de buydu.

“Arkamda tın tın eder” diye devam ediyordu bilmece. Fatih yürürken uzaklara daldı. Bir anda o kadar çok örnek geldi ki aklına geçmişin istese de peşini bırakmadığını ona ispatlayan. Karşıdan gelen uzun mantolu adamın omuz darbesiyle sendeledikten sonra ancak dönebildi gerçek dünyaya. Bir sızı hissetti içinde, bazı anıların bıraktığı yaralar hala oradaydı ve peşini bırakmamışlardı. En belirgin olan, üniversite yıllarını beraber geçirdiği ve ertesinde üniversite bittiğinde birbirlerini kısıtlamamaları gerektiğine inanarak (kısaca sevgilisini düşünerek) ayrıldığı Gizem’i iki sene bir erkekle sarmaş dolaş görmüş ve 2 hafta boyunca “of” çekmişti kalbinin en derin köşelerinden; evet, unutamamıştı.

Durakladı. Güneş batmaktaydı artık yavaş yavaş, sağına baktı ve gölgesini gördü. Geçmişi yanındaydı, ona doğruları göstermek için hep orada duruyordu. Fatih gülümsedi ve kafasını kaldırdı. O anda uzaklardan tanıdık gelen yüzün ona baktığını gördü, hemen çıkarmıştı kim olduğunu. Ayşe Öğretmen torunu Elif’le gittiği alışverişten dönerken görmüş ve tanımıştı eski öğrencisini zira hiç değişmemişti Fatih; yüzünün şekli, avurtlarının büyüklüğü, burnu, kaşları, gözleri hala aynıydı. Birkaç saniyeliğine geçirdiği şoktan kurtulan Fatih, yıllardır uyuduğu uykudan uyanan bir edayla zorlanarak “Merhaba” diyebildi. Ayşe Öğretmen ise eski öğrencisine pek sevecen yaklaşmıştı. Hatta zamanı varsa hemen bir çay içmeyi bile teklif etti. Fatih zevkle kabul etti.

Çay bahçesine doğru yürürlerken, Fatih tekrardan sağına baktı ve bu sefer gölgesinin kendisine gülümsediğini gördü..

Published in: on Ekim 5, 2009 at 10:10 pm  Comments (1)