ÖFKE

Masasının üstündeki her şeyi elinin bir hareketiyle yere fırlattı. Gözü dönmüştü. Hayatında ilk defa bu denli sinirini dışarı yansıtıyordu. Kapının mozaikli camına yumruk attı ve eline baktı. Elinden koluna doğru süzülen kanları gördüğünde aslında acı vermesi gereken bir şeye karşı nasıl bu kadar kayıtsız kalabildiğini düşündü. Neden acı hissetmesi gerekiyordur? Asıl hikaye de burada başlıyor. Belki de hikaye değil; bir dertleşme.

Sokaklarda yalnız yürümekten hep zevk almıştı. Diğer insanlar gibi görmedi hiçbir zaman yalnızlığı; özeldi. Hayatına yeni giren birileri olduğunda kendisini değil, yalnızlığını onunla paylaşacağını düşünürdü. Bense adımlarımı dikkatsiz atardım sokaklarda. Avare dolaşmaya özenir; aklımdakilerden kaçardım ayağımın her taşla buluşmasında. Korkmazdı o ama ben korkardım. Karanlık havada biçimsiz bir siluet gördüğünde karşıdan gelen onun üstüne yürürdü. Hem yalnız hem de korkusuzdu. Bense karşıdan gelenin beni görmemesi, ayak seslerimi duymaması için çabalardım. Ondan zarar gelmeyeceğini kimse garanti edemezdi.

Ben emin değildim galiba bir çok şeyden. Kararsızlık ve ikilemde kalma hayatımı zorlaştırıyordu durmadan. Onunsa hiç umurunda değildi. Her konuda fikirleri net ve açıktı. Çevresinde onun arkadaşı olduğunu sanan ama yanılanlar sorularla onu meşgul etmeye çalıştığında kısa, öz cevaplarıyla sıyrılmayı bilirdi. Bense lafı gevelerdim, kalbimin atışının hızlanmasına mani olamazdım. Sonunda da cevap veremememle kalırdım.

Onunla tanıştığımda 25 yaşımı bitirmek üzereydim. 20’li yaşlarda beklenti yerleşir insanların yaşamlarına. Bir şeylerin yaşamımıza girip her şeyi düzelteceği beklentisi. Yaşanan yorucu günlerden, akan terlerden sonra hak ettiğimize inanırız hiç hak etmediklerimizi (tabii çoğumuz için konuşuyorum) O günü çok iyi hatırlıyorum ama tarihi seçemiyorum. Ya 12 Nisan’dı ya da 22 Mayıs; neyse. Hava çoğunlukla güneşliydi ama güneş yer yer göğe serpiştirilmiş gibi duran bulutların arasına saklanıyordu arada bir. Ne nem vardı ne de hava aşırı kuruydu. Güzeldi işte kısaca. Evden çıkmaya karar verişimi de etkileyen buydu. Uzun uzun anlatmaya gerek yok, araları hızlı geçiyorum; hayal gücünüzle doldurun. Fakat doldururken havanın güzel oluşunun bana kattığı yararları ihmal etmeyin. Severdim bir kafede kahvemi yudumlarken kitabımı okumayı. Soyutlardım kendimi çevremden. Kafeye girdim (adı neydi yahu? a ile başlıyordu sanki. artı mıydı? bilirsin sen belki, istanbul’da istiklal’de en eski ve en sessiz yerlerden birisiydi.) Oturdum en köşedeki masaya. Kahvemi sipariş ettim. Garipti, canım okumak değil yazmak istedi. Garsondan kalem, kağıt getirmesini rica ettim; beni kırmadı. Başladım yazmaya… İnsanları yazdım ilk paragrafta, kendimi yazmaya başladım 2. paragrafta. 3. paragrafa geldiğimde kendimce hayatta pek sık rastlaştığımızı sandığımız duyguları yazdım: aşk, sevgi, umut, sinir, korku, heyecan, öfke… 4. paragrafta konu sıkıntısı çektim ilk başta. Bunları bir anlatırken kısa sürüyor ama konu sıkıntısı çekerken saate baktığımda 4 saattir aralıksız yazdığımı fark ettim. Kahvem buz gibi olmuştu. Parmaklarım kalemi kağıda kavuşturmak için can atıyordu. Karşı koymadım ben de… 4. paragrafta aklıma ne eserse onu yazdım: o an kafedeki ortamla başladım, kahvemin haliyle devam ettim… 4. paragrafı da bitirdim kendi çapımda. Kafamı kaldırıp uyuşmuş parmaklarımı dinlendirdim. Yazma açlığımı doyurmuştum galiba. Bir kahve daha sipariş ettim. Kahvemle birlikte onun da yanıma geleceğini nereden bilebilirdim ki? Anlatırken de heyecanlanıyorum…

“5 saattir yazmakta olduğunuz şeyi çok merak ettim” dediğinde irkildim. “Okuyabilir miyim?” sorusuyla da heyecanlandım. “Tabii” cevabımı aldığındaki gülümseyişini unutamıyorum hala. Önümdeki kağıtları aldı ve okumaya başladı. İnceledim ben de karşımdakini. Sizinle paylaşmak istemiyorum açıkçası. Tanıdığınız birisi olarak gözünüzde canlanması ona haksızlık olur. Okudu hepsini. Sonra bana döndü, “güzelmiş bunlar” dediğinde sevindim; sabah uyandığımda masadaki her şeyi elimin bir hareketiyle yere fırlatacağımı bilmeden. Tüm eksiklerimi tamamlayan birisiyle tanışmak garipti. Beni tanıyor gibiydi, sonuçta bilmem kaç kelimeden oluşan yazımı okumuştu. O anlatmaya başladı. Yazdıklarımdan alıntılar yaparak konuşuyordu; ben de etkileniyordum…

******——-***** bunu şu an kesmek istedim. Belki günün birinde devamını yazarım. Ama %99 yazmam. *****—–******

Reklamlar
Published in: on Aralık 28, 2009 at 5:20 pm  Yorum Yapın  

Memur Mehmet..

Bu sabah gene durağan yaşamının kollarına atmıştı kendini 2 çocuk babası Memur Mehmet. Günleri, karısının hazırladığı kahvaltı masasındaki az biraz yiyeceği hızlıca atıştırmakla başlıyor; devlet dairesindeki ona memur sıfatının takılmasını sağlayan ama basitçe yerleri silme olarak tanımlayabileceğimiz işini yapmasıyla devam ediyor; akşam ailecek yemek masasına oturmakla da sona eriyordu; basitçe. Ne kadar sıradan olsa da hiç de kolay değildi Memur Mehmet’in yaşamı.

Tek maaşla ev geçindirmenin dayanılması pek zor olan çilesi; çocukların istekleri ve de karısının isteyemedikleriyle birleşince Mehmet hüzünlendikçe hüzünleniyordu. Tüm bu hüznün sonlanacağı günse hiç yakın gelmiyordu Mehmet’e.

Sabahın bir körü evinden çıkarken yaklaşık 1 kilometre olduğunu düşündüğü iş yolunda kendisini üzen düşüncelerinden kurtaramıyordu yer yer. Böyle zamanlarda ise değer verdiklerinin yarattığı kafasındaki sesleri yatıştırmak için ya adımlarını sayıyor ya ıslıkla o an aklına gelen bir şarkıya eşlik etmeye başlıyor ya da hayaller kuruyordu. Hayallerinin saflığına aldanma hatasını sık sık yaptığı için en tercih etmediği yol bu oluyordu. Ama bu sabah, hataya karşı direnç gösterebileceğini düşündü yaklaşık 1 kilometre yolu yürümeye başlarken.

Saf ve basitti Memur Mehmet’in hayalleri: kah ailesiyle çok büyük bir ziyafete inanılmaz şık kıyafetlerle katıldıklarını kah da çocuklarının büyük adamlar olacaklarını, sonra karısıyla kendisine bakacaklarını zihninde canlandırıyordu. Saf ve basitti. Yaklaşık 1 kilometrelik yol bu hayaller sayesinde rüya gibi geliyordu Memur Mehmet’e. Tam en güzel yerindeyken işine varıyordu, rüyanın en tatlı anında uyandırılmaktan hiçbir farkı yoktu.
Bugün yürürken çocuklarını düşledi. İlk başta geçmiş gelmiş olsa da aklına hızlıca geleceğe seyahat etmesini bildi. Gülümsemeye başladı Memur Mehmet.

Huzurlu uykusundan milli piyango bileti satan, yüzü yaşlılıktan kırışmış, beyaz saçlı görevlinin “Yılbaşı, büyük ikramiye 30 milyon” bağırışıyla olması gerekenden önce uyandı. Çocuklarının hayalinin yerini 30 milyonla yapılabileceği sınırsız alternatifler aldı çabucak. “Neden olmasın” dedi kendi kendine. Biletçiye doğru yöneldiğinde çoktan elini cebine atmıştı. “Çeyrek bilet ne kadar?” diye sordu Memur Mehmet. 7.5 lira cevabıyla irkildi. Cebinden çıkan eli yırtık bir 5 lira tutuyordu. Önce paraya, ardından biletçinin yüzüne baktıktan sonra boğazındaki düğümden 2 kelime kurtulabildi: “Kısmet değilmiş.” Bilet satan görevli bir anlık durgunluktan sonra bağırmaya devam etti.

Memur Mehmet’in adımları biletçinin sesinden hemen kurtulabilmek için hızlanmıştı. İş yerine kalan tahmini 200 metreyi koşarak katetmek istedi ve koşmaya başladı. “Kaçtığım biletçinin sesi mi? Elimdeki 5 lira mı? Yoksa tüm yaşantım mı?” diye düşünürken acı bir çığlık etraftakileri ürküttü. 40’larında bir adam yere uzanmış, etrafı kanlarla kaplanmıştı. Kimse ne yapacağını bilmiyor ama herkes adama doğru hareket ediyordu. Yanına vardıklarında kanlar içindeki adamı ve kanda yüzen 5 lirayı gördüler. Sarhoşun birisi gelmiş, Memur Mehmet’in önünü kesip soymaya çalışmıştı. Memur Mehmet ise tüm dürüstlüğüyle parasının olmadığını belirttiğinde sarhoş Mehmet’in elinde gördüğü parayı istemişti. Memur Mehmet az önce bilet almaya yetmeyen, şu an onun için değerinden fazla anlamlı 5 lirayı vermeyi reddettiğinde sarhoş Mehmet’i 3 bıçak darbesiyle yere yıkmıştı. Memur Mehmet’in gözleri düşerken elinden kayıp giden 5 lirayı aramış ve görememişti. O 5 liraya karşı hissettiği bağlılık, tüm yaşamının özetini anlatan boğazında biriken acısı acı bir çığlık olarak ağzından çıktığı Memur Mehmet yerdeydi..

Published in: on Aralık 6, 2009 at 7:32 pm  Yorum Yapın