tatsız..

yapacak bir şeyler arıyordu. bilgisayarın karşısına geçip boş boş birkaç sitede geziniyor, başından kalkıp televizyonu açıyor. karşılaştığı saçmalıklara küfredip kapatıyordu. ardından eline bir kitap alıp 3-5 sayfa okuyup bir kenara bırakıyordu. tamamlayamıyordu hiçbir şeyi, ve şu an hayat gerçekten keyifsizdi.

bu rutin işlerin sırası değişse, aralarına yeni -aslında eski- bir şeyler eklense de eksiklik o büyük lokmanın boğazda hissedildiği gibi tüm bedeninde hissedilebiliyordu.

önündeki kağıda baktı, çekmeceyi açıp kalemi aldı. “bir şeyler yazmalıyım belki de” dedi kendi kendine. fakat bir türlü başlayamadı. o ilk kelimeyi seçemedi, aklının sunduğu o kadar çok seçenek vardı ki; küçük bir kızın öyküsü mü olmalıydı; yoksa yetişkin bir adamın mı; hayır hayır, torunlarından sevgi bekleyen bir büyükannenin öyküsü galiba… düşünce balonlarının esareti altında kalemi parmaklarının arasında dolaştırmaya başladı, ve camdan dışarı fırlattı.

küfredip yerinden kalktı. yatağa uzandı. azıcık uykunun onu kendisine getireceğini umdu. olmadı.

çalan kapı ziliyle uyandı. kapıyı açmak o an için dünyanın en zor işiydi, ama ısrarla devam eden ses, yataktan kalkmaya zorlamıştı adamı. göz deliğinden bakınca postacı olduğunu gördü. postacılar ne zamandan beri kapı çalıyorlardı? neyse deyip açtı.

– merhaba, onur bey siz misiniz acaba?
– evet, benim. ne vardı?
– kargonuz var.
– bana mı?
– 43 sokak numara 8 daire 4, onur bey. adres burası değil mi?
– evet, burası.
– [gülümseyerek] o zaman size.

kağıdı imzalayıp aldı onur kargoyu. şimdi bilgisayar bir kenarda, kağıtlar diğer kenarda ve kargo da masanın ortasındaydı. kim ona kargo yollayacaktı ki? posta kutusunu tek dolduran kağıt parçaları bankaların yolladıklarıyken, bu kimden gelmişti? gelen kişinin adına bile bakmak istemiyordu.

çekmeceden maket bıçağını çıkarttı. kimden geldiğine bakmadan, ufak kolideki bantı yırttı. “merhaba onur bey!” yazan kağıtla karşılaştı. yanında da bir zarf…

“merhaba onur bey,

size nasıl ulaştığımı anlatsam inanmazsınız. bunu bildiğim için o kısmı direkt geçiyorum. size bu satırları yazma nedenim, anca cesaretimi toplamış olmam. 3 sene önce -sanırım ilk işinizdi- aynı yerde çalışmıştık. aynı departmandaydık fakat hiç tanışma fırsatımız olmamıştı. işte, o zamanlardan kalan bir his benimkisi. nasıl adlandırmak isterseniz adlandırabilirsiniz, ister ilk görüşte aşk deyin, isterseniz takıntı, isterseniz saçmalık… alıkoymuyor bunlar beni yazmaktan. size yazıyorum çünkü. neden bu kadar aklımdasınız; adresinizi bulmak için bu kadar çabaladım; yazarken kaç kalem kırdım, çöp tenekesine kaç kağıt attım bilmiyorum. fakat, başardım. yazıyorum ve bunu kesinlikle yollayacağım.

sevgiler, leyla..”

evet, leyla diye birisini hatırlamıyordu. mektuptan zerre de etkilenmemişti. okuduğu gibi buruşturdu, birkaç saat önce kaleminin kendisine veda ettiği camdan, attı. devam etti kendince yaşantısına. o boş hayatının bir köşesinde bile yer bulamamıştı mektup onur’un..

Published in: on Haziran 16, 2010 at 2:53 pm  Yorum Yapın