hem hayatımı hem de düşüncelerimi. dizginleri kavramanın sırrını çözmüştüm..

son zamanlarda sık sık böyle oluyordu. bir şeye bakakalıyordum ve bir süre sonra aklımda hemen “acaba dünya üzerinde kaç kişi benimle aynı şeye (o an baktığım her neyse) bakıyordu?” sorusu geliyordu. hatta, bazen abartıyor, benim gibi kaç kişinin hem objeye bakıp hem de dünyanın farklı noktalarında bunu yapan kaç kişi olduğunu düşünüyordu?

dakikalar harcıyordum bu düşünceler aklımda dolaşırken ama her seferinde kafamı sarsarak kurtulduğumda yüzümde bir gülümseme bitiyordu.

teslimiyetim çok habersiz olmuştu. anca geçen hafta farkına varabilmiştim yolunda gitmeyen işlerin. çok önemli bir toplantının ortasındaydık. satış gelirlerini daha da arttırmak için departman içi yaptığımız pazarlama strateji toplantısında sunumu yapan arkadaş, akıcı konuşmasına bir yudum su içmek için kısa bir ara vermişti. bardağı kavrayan eli, onu tekrar masaya bıraktığında gözlerim bardağa kenetlendi. onu izlemek istiyordum, kendimi izlemekten alıkoyamıyordum da. boş zihnim bir anda, dünyanın herhangi bir yerinde, bir toplantıda benim gibi bir bardağı izleyen başka bir insan var mıydı acaba? olduğunu düşünsenize bir, bu kadar sıradan gözüken ama ancak bu kadar özel olabilecek bir anı paylaşıyorduk. var mıydı acaba? sunucunun, “bir sorun mu var?” sorusuyla irkildiğimde, zihnimde umut hissini yaratan tepkimelerin yerini korkunç gerginlik almıştı. soğuk ter sırtımdan boşanırken ben “hayır, özür dilerim” kelimelerinin dilimin ucuna gelip ağzımdan süzülmesi için kendimi zorluyordum.

kontrolüm elimden kayıp gidiyor muydu? düşüncelerin esiri mi oluyordum? bomboş bir umuda mı aldanıyordum? gerginlik birçok soruyu beraberinde getirmişti. ama şu kahrolası merak yok muydu? ya gerçekten o an bardağa kilitlenmiş başka bir bakış varsa ev o da beni düşlüyorsa bu çok güzel değil miydi? sorular egemenliğe yerleşirken, ben yavaş yavaş kayboluyordum.

yazmaya karar vermem de tam olarak bu ana denk geldi. bloglar o günlerde baya popülerdi. mantıklıydı da. belki tam olarak benimle aynı süreçleri yaşayan başka birisi vardı? ve belki şans eseri yazılarıma denk gelip beni bulacaktı? öncelikle şu düşüncelerden kurtul dedim kendime ve bilgisayarın başına geçtim. bir hesap açıp zaman kaybetmeden “new post”a tıklayıp yazmaya başladım, yazdım, yazdım ve yazdım… tüm içimi boşalttım. yıllardan beri yapmam gerektiğini unuttuğum bir şeyi yapıyordum, kendimle konuşuyordum. ara vermeden, duraksamadan aklıma ne gelirse yazdım, belki de en önemlisi çekinmeden, kuşku duymadan, korkmadan yazdım.

ve yazmaya devam ettim..

Published in: on Ağustos 11, 2010 at 11:24 pm  Comments (2)