Yanlız değil Yalnız!

Bir temmuz akşamıydı. Hatta ve hatta bir temmuzun son akşamlarıydı. Sahnedeyse baba ve oğul vardı. Evin salonu onlar için sahneydi. Salon, hayatın normal diye tanımlanabilecek zamanlarında hiç tercih edilmez fakat hayatın normaller kümesinin dışında bir eleman belirdiğinde ilk tercih edilen yer olurdu o sahne, yani salon.

Hikayemizdeki ilk yalnız kahraman işte tam bu nedenden de salondu zaten.

Oğul, babaya baktı ve “bir kadeh daha?” diye sordu. Babanın kafasını sallamasına fırsat vermeden eli şişeye uzandı, kapağı yavaş hareketleriyle gevşetip çıkardı. Bilyeden geçip bardağa akan şeffaf sıvının sesi sahnemizin fon müziği olarak yerini aldı. Ve oğul devam etti:

“Hatırlıyor musun? 18 sene önceydi. Beyaz panjurlu bir evimiz vardı ve sen o panjurların sürekli beyaz olmasını isterdin. Ben odamda senin panjularla olan ilişkini kıskanırken aslında çok yalnızdım. Her sabah evden çıkarkan o panjurlara bakıp bunu hatırlardım. Her akşam eve gelirken o panjurlara bakıp bunu hatırlardım. Karman çorman, her daldan düşüncelerim adımlarıma eşlik ederken, evi gördüğümde bir anda hepsi uçup giderdi aklımdan.”

Sürahiye uzandı oğul, rengi değiştirecek kadar su ekledi kadehe. Ne az ne çok.. Kararında..

“Komik gelecek ama panjurların yerine kendimi bile koymuştum vaktinde.” diye devam etti oğul. “Beyaz panjurlar, her gün önünden geçen arabaların egzoz dumanlarınıyla kirlenen panjurlar.. Okul yolunda egzoz dumanlarıyla kirlenen ben, panjurları kıskanan ben. Panjur ne anlama geliyor bilmeden devam ettim ben kıskanmaya. Panjurlar senin yardımınla sahnemizi korudu ve ben senin yokluğunla yalnızlığı tattım.”

Hikayemizin ikinci yalnızı ve başrol oyuncusu olarak oğul kendisini gösteriyor. Oğulun gözleri, yazarın gözleri. Peki ya panjurun gözleri? Peki ya babanın gözleri?

“Yıllar geçti. Ben senin yokluğunda hep panjurlu bir evde yaşamak istedim. Senden öyle görmüştüm. Panjurlu bir evim olsun ve o evin panjurlarını temizleyeyim istedim. Sonra işten döndüğüm bir gün, yalnız yaşadığım evimin, yalnız yaşadığım odasının, yalnızlığımı anlatan masasında bir not buldum. Notu ben yazmamıştım ya da yazmıştım ama hatırlamıyordum. Bilinçdışı ya da bilinçaltı denilen boklardan birisini geliştirmiştim belki sayende. Not şöyle diyordu:

“Panjurun gözleri aslında maviydi, gözleri olduğuna ne kara dumanlar ne de baban inanırdı ama aslında vardı. Mavi gözleriyle yalnız salonu hep izler, yer yer onunla konuşup efkar giderirdi. Salon, panjurdan daha dertliydi ama panjur da az dertli değildi. Mavi gözlerinin ardından olayları görüp seni düşünürdü. Kendini düşünmesine gerek yoktu, çünkü zaten onu onun yerine yeterince düşünen bir baba vardı. Baba panjuru temizlerken, panjura her şeyini fısıldardı. Seni, bir zamanlar salonun yalnızlığını gideren anneni, işini, sevgisini, dilinin ucuna gelip söylemediklerini… Panjursa dünyadaki en zor şeylerden birisini yapar ve dinlemiyor gözükürdü. Halbuki, o da bana anlatırdı tüm bu dinlediklerini. Bense zamanı geldiğinde, ilgilisine ulaştırmak üzere not ederdim parçaları. İşte bu okuduğun da onlardan bir parça. Zamanı geldi ve okuyorsun.”

Notu buruşturdu oğul, eliyle sıktı. Not sıvıya dönüştü, bilyeden geçti ve babasının bağlı olduğu seruma aktı. Cihaz sabit bir sese büründü. Panjur sustu, oğul sustu, sahnenin ışıkları bir daha yanmamak üzere söndü ve hikayemizin yalnızları listesinde panjur ve baba da yerini aldı.

Yazarsa okuyuculara tek bir soru sordu: Ne kadar yalnız değilsin?

Published in: on Temmuz 29, 2011 at 9:58 pm  Yorum Yapın  

Yan Sön – Yan Sön – Yan Sön

Yazma hissi içinde kuvvetlendiğinde, gerçekleştirdiği ritüeller hep aynıydı. Önce bilgisayarının açma tuşuna basar, sonra bilgisayar masasının önündeki, mindersiz, oldukça rahatsız sandalyesini çeker, oturduğu anda çıkan yüksek fan sesiyle birlikte gözlerini kapar ve içinden 60’tan geriye saymaya başlardı. Çocukluğundan kalma bu geriden sayma huyu, saniyeler arasındaki zamanın asla sabit olarak kabul edilemeyeceğini, onun hayalleriyle şekillendirdiği sürece saniye denilen şeyin var olduğunu sanmasıyla oluşmuştu. Eh çocukluktu işte… İçinden 0 dediği anda gözlerini açar ve şifresini soran ekranla selamlaşırdı. Bilgisayarında kendisini önemli olduğuna inandırdığı bir ton notu, taslağı koruyordu o şifre. Uzun zamandır duran bu belgelerin orada olması bile, koruması gereken şeylerin varlığını hatırlattığından içini rahatlatıyordu. Masaüstünü görür görmez, yeni bir belge açardı. O geçen kısa sürede, 60 saniyede yaşadığı bir ton hayattan en çok hatırladığına sarılır, vakit kaybetmeden parmaklarını klavyeyle kavuştururdu. İlginç ki, kısa öyküler yazmaya başladığı ilk gün önünde oturduğu o daktilonun sesi olurdu kulaklarında her vuruşla. Birçok otorite tarafından “okuduğum en iyi kısa öykülerin yazarı” olarak lanse edilen bu adam, hamurunu bu şekilde yoğurup fırına veriyordu.

Fakat bugün, her şeyi sırasıyla yapmış olmasına rağmen düşüncelerden bir tanesini yakalayamamış ve bilgisayar ekranındaki yanıp sönen imleçle göz göze gelmişti ilk defa. “İmlecin her yanışı bir saniyede mi gerçekleşiyor? Yoksa, imleç mi saniyeleri kontrol ediyor?” ikilemine düştüğünde tamamen kaybolmuştu düşünceleri. Ekrana uzun bir süre baktıktan sonra, bilgisayarını kapattı ve sandalyesinden kalktı. Düşüncelerle birlikte o zamana kadar verdiği tüm cevaplar da yok olmuştu. “Herkes için böyle olmuyor mu?” dedi içinden bir ses. Aynı ses, bir ton soru getiriyor aklında fakat sesin sahibi hiçbirinin cevabını göremiyordu. Yapacak bir şeyler ararken, hiçbir şey yapmıyor halde buldu kendisini evin içinde anlamsız anlamsız dolaşırken. Kanepeye attı kendisini ve o ses bir soru daha sordu:

Yanlış olan ne?

Published in: on Aralık 12, 2010 at 1:21 am  Yorum Yapın  

hem hayatımı hem de düşüncelerimi. dizginleri kavramanın sırrını çözmüştüm..

son zamanlarda sık sık böyle oluyordu. bir şeye bakakalıyordum ve bir süre sonra aklımda hemen “acaba dünya üzerinde kaç kişi benimle aynı şeye (o an baktığım her neyse) bakıyordu?” sorusu geliyordu. hatta, bazen abartıyor, benim gibi kaç kişinin hem objeye bakıp hem de dünyanın farklı noktalarında bunu yapan kaç kişi olduğunu düşünüyordu?

dakikalar harcıyordum bu düşünceler aklımda dolaşırken ama her seferinde kafamı sarsarak kurtulduğumda yüzümde bir gülümseme bitiyordu.

teslimiyetim çok habersiz olmuştu. anca geçen hafta farkına varabilmiştim yolunda gitmeyen işlerin. çok önemli bir toplantının ortasındaydık. satış gelirlerini daha da arttırmak için departman içi yaptığımız pazarlama strateji toplantısında sunumu yapan arkadaş, akıcı konuşmasına bir yudum su içmek için kısa bir ara vermişti. bardağı kavrayan eli, onu tekrar masaya bıraktığında gözlerim bardağa kenetlendi. onu izlemek istiyordum, kendimi izlemekten alıkoyamıyordum da. boş zihnim bir anda, dünyanın herhangi bir yerinde, bir toplantıda benim gibi bir bardağı izleyen başka bir insan var mıydı acaba? olduğunu düşünsenize bir, bu kadar sıradan gözüken ama ancak bu kadar özel olabilecek bir anı paylaşıyorduk. var mıydı acaba? sunucunun, “bir sorun mu var?” sorusuyla irkildiğimde, zihnimde umut hissini yaratan tepkimelerin yerini korkunç gerginlik almıştı. soğuk ter sırtımdan boşanırken ben “hayır, özür dilerim” kelimelerinin dilimin ucuna gelip ağzımdan süzülmesi için kendimi zorluyordum.

kontrolüm elimden kayıp gidiyor muydu? düşüncelerin esiri mi oluyordum? bomboş bir umuda mı aldanıyordum? gerginlik birçok soruyu beraberinde getirmişti. ama şu kahrolası merak yok muydu? ya gerçekten o an bardağa kilitlenmiş başka bir bakış varsa ev o da beni düşlüyorsa bu çok güzel değil miydi? sorular egemenliğe yerleşirken, ben yavaş yavaş kayboluyordum.

yazmaya karar vermem de tam olarak bu ana denk geldi. bloglar o günlerde baya popülerdi. mantıklıydı da. belki tam olarak benimle aynı süreçleri yaşayan başka birisi vardı? ve belki şans eseri yazılarıma denk gelip beni bulacaktı? öncelikle şu düşüncelerden kurtul dedim kendime ve bilgisayarın başına geçtim. bir hesap açıp zaman kaybetmeden “new post”a tıklayıp yazmaya başladım, yazdım, yazdım ve yazdım… tüm içimi boşalttım. yıllardan beri yapmam gerektiğini unuttuğum bir şeyi yapıyordum, kendimle konuşuyordum. ara vermeden, duraksamadan aklıma ne gelirse yazdım, belki de en önemlisi çekinmeden, kuşku duymadan, korkmadan yazdım.

ve yazmaya devam ettim..

Published in: on Ağustos 11, 2010 at 11:24 pm  Comments (2)  

ben eskiden..

“ben eskiden” diye başlıyorsanız bir cümleye, bilin ki yaşlandınız demektir. yaşlanmak da o değil midir zaten? geçmişe özlem duymak, geleceğin ışıltılarını karanlığa gömmek… ahmet için de tıpkı bu dediğim gibi olmamıştır umarım.

ahmet, bizim mahallenin afacan çocuğuydu. izin verin düşüneyim, rahat 30 sene olmuştur. manav hüsnü’den elma çalardı, manav hüsnü de bir süre “lan ahmet, nedir bu senden çektiğimiz” diye peşinden koşardı. kasap ali’nin dükkanının önünde hayvanları beslerdi. aklıma geldi de, bir kurban bayramı arifesinde, adaklık kuzuyu getirip elindeki otları yedirmişliği bile vardı. bakkal osman’dan da dondurma ve çiklet aşırmaya bayılırdı bizim ahmet. böyle geçti çocukluğu. tüm mahalleli, yaramazlıklarına karşın çok severdi ahmet’i. özellikle de ben… sokakta denk geldim mi, hemen yanıma çağırırdım. gelir gelmez, (eski asker olduğumu kimden duymuşsa) asker selamı vermeye çalışırdı, hiçbir sefer de düzgün yapamazdı canım ahmet. gel, sana bir dondurma ısmarlayayım dediğimde, ağzı kulaklarına varırdı. onun o halini görünce, çocukluğum gelirdi aklıma. babası da asker olan ben, kendimi ait hissedememiştim yaşadığım yerlere. sürekli taşınırdık, en doğuyu da gördüm, en batıyı da. ahmet’i neden sevdiğimi anladınız değil mi?

“ben eskiden”li cümleleri ilk ahmet kurdurtmuştu bana fakat aklıma, ne 25 yıllık askerliğim ne 23 senelik evliliğim geliyordu. çocukluğumdu gidip yaşamak istediğim… ah sen yok musun ahmet, bak şimdi de terzi fatma’nın sökükleriyle oynuyor. ben de camdan izliyorum.

yılları durdurmak mümkün mü azizim, onlar akıyor; bizim de elimizden sadece onu izlemek geliyor. ahmet’in boyunun boyumu geçtiği gün de dün gibi aklımda. sokakta karşılaştık, “ahmet, gel bakayım yanıma” dedim. geldi ve asker selamını çaktı. elinin hizasına bakmak için kafamı kaldırmak zorunda kalmıştım. hala yanlış yere koyuyordu bizim ahmet elini. gülümsedim ve “dondurma ister misin ahmet” diye sordum. yüzümdeki gülümsenin yansımasını gördüm “tabii ki, kemal amca” dedi. büyümeye devam etti bizim ahmet, liseyi bitirdi, iş aramak için şehre gitti. oradan da başka bir şehre geçmişti sanırım. tam hatırlayamadım bak şimdi, bunadık mı ne?

neyse, rahat 10 sene dünya gözüyle göremedik bizim ahmet’i. bunu unutmak hepimiz için zordu. 65’in 10. ayında kaybettik manav hüsnü’yü. mahalleden çıt çıkmadı birkaç gün. hüsnü’nün cenazesinde, ön sırada boylu poslu bir adam vardı. aradan geçen senelere rağmen, hepimiz ilk görüşte tanıdık bizim afacanı ve hatırladık onu ne kadar özlediğimizi. hoca efendinin hemen yanında durmuş damlayacak yaşları tutmak için direniyordu. hiç kimseye göz yaşı döktürtmedi o cenazede.

o kara günden hemen sonra ahmet tekrar gitti. ailesinden de pek haber alamamaya başladık ama kulağımıza gelenlere göre istanbul’a taşınmış, kendi işini kurmuştu. hatta, zamanında elma, ciklet aşırmaktan kafasını kaşıyacak vakit bulamayan ahmet’im, şimdilerde tüm vaktini çalışmakla geçiriyormuş. birkaç hafta kadar önce gelmişti bunlar kulağıma. ne heyecanla dinlemiştim, anlatamam. ahmet’in varlığını bilmek bile güzeldi.

kim bilirdi ki birkaç gün sonra vefat edeceğimi. ahmet gelmiş miydi acaba cenazeme, hüsnü’deki gibi ön sırada durup tüm mahallelinin acısını sırtlanmış mıydı? ya da “ben eskiden kemal amcama selam dururdum” diye aklından geçirmiş miydi? umarım geçmemiştir ama. ne olacak ki ahmet hep çocuk kalsa, hep o mahallelinin sevgili afacanı olsa. kime ne zararı olur ki..

Published in: on Temmuz 21, 2010 at 9:56 pm  Yorum Yapın  

tatsız..

yapacak bir şeyler arıyordu. bilgisayarın karşısına geçip boş boş birkaç sitede geziniyor, başından kalkıp televizyonu açıyor. karşılaştığı saçmalıklara küfredip kapatıyordu. ardından eline bir kitap alıp 3-5 sayfa okuyup bir kenara bırakıyordu. tamamlayamıyordu hiçbir şeyi, ve şu an hayat gerçekten keyifsizdi.

bu rutin işlerin sırası değişse, aralarına yeni -aslında eski- bir şeyler eklense de eksiklik o büyük lokmanın boğazda hissedildiği gibi tüm bedeninde hissedilebiliyordu.

önündeki kağıda baktı, çekmeceyi açıp kalemi aldı. “bir şeyler yazmalıyım belki de” dedi kendi kendine. fakat bir türlü başlayamadı. o ilk kelimeyi seçemedi, aklının sunduğu o kadar çok seçenek vardı ki; küçük bir kızın öyküsü mü olmalıydı; yoksa yetişkin bir adamın mı; hayır hayır, torunlarından sevgi bekleyen bir büyükannenin öyküsü galiba… düşünce balonlarının esareti altında kalemi parmaklarının arasında dolaştırmaya başladı, ve camdan dışarı fırlattı.

küfredip yerinden kalktı. yatağa uzandı. azıcık uykunun onu kendisine getireceğini umdu. olmadı.

çalan kapı ziliyle uyandı. kapıyı açmak o an için dünyanın en zor işiydi, ama ısrarla devam eden ses, yataktan kalkmaya zorlamıştı adamı. göz deliğinden bakınca postacı olduğunu gördü. postacılar ne zamandan beri kapı çalıyorlardı? neyse deyip açtı.

– merhaba, onur bey siz misiniz acaba?
– evet, benim. ne vardı?
– kargonuz var.
– bana mı?
– 43 sokak numara 8 daire 4, onur bey. adres burası değil mi?
– evet, burası.
– [gülümseyerek] o zaman size.

kağıdı imzalayıp aldı onur kargoyu. şimdi bilgisayar bir kenarda, kağıtlar diğer kenarda ve kargo da masanın ortasındaydı. kim ona kargo yollayacaktı ki? posta kutusunu tek dolduran kağıt parçaları bankaların yolladıklarıyken, bu kimden gelmişti? gelen kişinin adına bile bakmak istemiyordu.

çekmeceden maket bıçağını çıkarttı. kimden geldiğine bakmadan, ufak kolideki bantı yırttı. “merhaba onur bey!” yazan kağıtla karşılaştı. yanında da bir zarf…

“merhaba onur bey,

size nasıl ulaştığımı anlatsam inanmazsınız. bunu bildiğim için o kısmı direkt geçiyorum. size bu satırları yazma nedenim, anca cesaretimi toplamış olmam. 3 sene önce -sanırım ilk işinizdi- aynı yerde çalışmıştık. aynı departmandaydık fakat hiç tanışma fırsatımız olmamıştı. işte, o zamanlardan kalan bir his benimkisi. nasıl adlandırmak isterseniz adlandırabilirsiniz, ister ilk görüşte aşk deyin, isterseniz takıntı, isterseniz saçmalık… alıkoymuyor bunlar beni yazmaktan. size yazıyorum çünkü. neden bu kadar aklımdasınız; adresinizi bulmak için bu kadar çabaladım; yazarken kaç kalem kırdım, çöp tenekesine kaç kağıt attım bilmiyorum. fakat, başardım. yazıyorum ve bunu kesinlikle yollayacağım.

sevgiler, leyla..”

evet, leyla diye birisini hatırlamıyordu. mektuptan zerre de etkilenmemişti. okuduğu gibi buruşturdu, birkaç saat önce kaleminin kendisine veda ettiği camdan, attı. devam etti kendince yaşantısına. o boş hayatının bir köşesinde bile yer bulamamıştı mektup onur’un..

Published in: on Haziran 16, 2010 at 2:53 pm  Yorum Yapın  

karanlıktan atılan ilk adım..

her şeyin rüya olduğuna inanmamak için zor tutuyordu kendisini. zifiri karanlıktan bir anda kurtulup sonsuz aydınlığa bürünmüş, kendisini ele geçirmek isteyen çığlıkların içinden geçip sessizlikle merhabalaşmış ve o sorular artık sorular değil cevaplar doğurmaya başlamıştı.

gerçekten rüya gibiydi ya da yaşadığı şişedeki sıvıyı içen alice’in o kapıdan geçtiği andaki şaşkınlığıyla aynı şeydi. fakat, yanılıyordu. ilk adım, her zaman en zoruydu. ilk adımı attıktan sonra yerini koruyabilmek ise ondan sonraki en zor hamleydi.

aydınlık gözlerini kamaştırmış, sessizlik sinirini bozmaya başlamış ve cevaplar anlamsızlaşmıştı. hayır! sadece ona öyle geliyordu. aslında gözleri aydınlığa daha yeni alışıyordu, hiç görmeye fırsatı olmadığı şeyleri görecekti artık. sessizlik sinirini bozmuyordu. sükunet, sadece rahatça düşünebilmesi için, zor anlarında tutunabileceği tek şeyle yalnız kalıp onu tanıyabilmesi için ortam yaratıyordu. cevaplarsa, tüm hayatın, tüm hayatların cevaplarıydı; yükü ne kadar büyük olsa da sadece taşıyabilecekler atabilirdi zaten ilk adımı.

kendini sert, büyük bir dalganın önündeymiş gibi hissetti. dalga, onu geri savurmaya çalışan zorluklardı; kendisiyse, dalgaya direnmeye çalışan zayıflık. kendisine “zayıf” sıfatını taktığında uyandı rüyasından, bunca zamana kadar yaşadıklarından. tam o anda, dalganın karşısına geçti alice, “bu benim yaşantım, beni incitemezsin” sözleri ağzından döküldüğü anda dalga ona çoktan çarpmıştı.

daha nice dalgalar çarptı o dalgadan sonra, belki size göre daha kuvvetliydi onlar. ama ona göre bir hiçtiler!.

Published in: on Mayıs 26, 2010 at 10:42 pm  Yorum Yapın  

devamı sende..

sadece arkasını dönüp gitmek istemişti. o kelimelerle bir kez daha yüzleşmek zorunda kalınca ne yapabilirdi ki başka.

“aslında, sen bir hiçsin…” demişlerdi. bunun ne anlama geldiği söyleyenlerden çok, kendisi biliyordu. ilk duyduğu zamanlarda üstüne alınmış ve inanmıştı. küçükken annesinin anlattığı masallara inanmasını sağlayan saflığını koruyordu o zamanlar. odasının tüm perdelerini çeker, kapıya en uzak köşesinde saatlerce otururdu. ama gariptir ki hiç ağlamazdı. kapıya ulaşmayı istese her şeyin çözüleceğini hisseder ama ulaşmak için hiç hamle yapmazdı. çünkü, erişince arkasındakinin yaşadığından farklı bir şey getirmeyeceği düşüncesi irkitirdi onu.

bir süre sonra, kalkardı yerinden. bu kez yıkılmayacağını, ayaklarının üstünde inanılmaz bir güçle durduğunu sanarak… kandırmıştı ama kendisini. kandırdığı gerçeğinden kaçarak zorladı kendisini inanmaya. yaşadığının yalan olduğu inkarıyla, bu cümleyi ne zaman duysa gene o köşede buldu kendisini. ama ilginçtir ağlamamaya devam etti.

zaman her şeyin ilacı diyordu kendisine, elbet iyi olacaktı her şey. o karanlık köşeden kurtulup perdeleri açıp ışığa merhaba diyebilecekti. artık, buna inanmaya başlamıştı.

ama öyle olmadı… tekrar kalktığını sandı, tekrar düştü; hatta, defalarca kalktığını sanıp defalarca daha düştü.

ve işte şimdi bir kez daha duyuyordu bu sözleri… kapalı perdeler, kapıdan uzak köşe gene onu bekliyordu..

Published in: on Nisan 15, 2010 at 2:57 pm  Yorum Yapın  

Pencere Önündeki Çiçekler..

birbirimize söz vereli 28 yıl, 7 ay, 19 gün oluyordu. ben neden bunca gün yazmamış da, şimdi yazmaya kalkışmıştım bu yazıyı bilmiyorum. yazmak da böyle bir şey sanırım.

söz vermiştik, pencere önündeki çiçeklerin büyümesini beraber izleyeceğimize..

her şey o kadar net ki… öğlen buluşmuştuk. ilk önce bir pastahaneye gidip tatlı yemiştik. ardından kendimizi sahile atmıştık. biraz yürüdükten sonra, boş bir banka oturup ne denizi ne de önümüzden geçen insanları umursamıştık. bizim için sadece biz vardık ve tüm o saatler boyunca yalnızca birbirimizi izledik. babası tembihlemişti, hava kararmadan evde olması gerekiyordu. güneş batmaya yüz tutmuşken kalktık, bizim için ayrı bir önem kazanacağı o gün belli olan banktan. evine doğru yürürken, tüm cesaretimi toplayıp eline doğru ilk hamlemi yapmıştım kalbim kafesinden delicesine çıkmak isterken. o da elimi kavrayınca hissetiklerimi ne bu kağıda dökebilirim ne de ağzımdan çıkabilecek kelimelerle tarif edebilirim. çok eşsizdi.. “mutluluk” diye bir şeyin varlığına inandım o an, bir daha da asla unutmadım, unutturulmadım.

evine kadar ellerimiz birbirine sarılı gittik. farklı iki bedenin uzantıları olmaktan çıkmış, birbirimizi tamamlamaya başlamıştık. evinin önüne geldiğimizdeyse, bana baktı ve gülümsedi. pencerenin kenarına kaydı gözleri, yalnız başına duran saksıya odaklandı. “benimle o çiçeğin büyümesini izlemek ister misin?” diye sordu. dürüst olmak gerekirse, soruyu yönelttiği zaman pek anlamamıştım ne demek istediğini. aslında ne demek istediğinden çok, ne sormak istediğini anlamamıştım. ama içimden bir ses “evet, evet!” diye haykırıyordu. mani olmadım. “çok isterim.” dedim. gülümsemesi tüm ağzına yayıldı ve gözleri nasıl gökyüzündeki en parlak yıldıza dönüştü.

28 yıl, 7 ay, 19 gün geçti o sözü verdiğimizden beri.. o günden tam olarak 2 yıl sonra, aynı evde yaşamaya başladık. oturma odasında 3 penceremiz vardı. her birinin önüne 2’şer saksı koymuştuk. o sahildeki bank, artık sahilde de değildi zaten. çok uğraşmıştım ama 5. yıldönümümüzde o bankı eve getirmeyi başarabilmiştim. işten geldiğinde, odanın ortasında o bankla karşılaşınca ne kadar da sevinmişti.. günde 3-4 saat banka oturur, o çiçekleri izlerdik. böyle geçti yıllar..

şimdi, tek bir çiçek yaşamaya devam ediyor. seninle birlikte, diğer hepsi yaşamlarından vazgeçti aşkım. ama sana en çok benzeyen direndi yokluğuna. galiba senin sayende yaşıyor hala, bir parçanın ölene dek benimle olduğunu, bana asla unutturmamak için yaşatıyorsun onu..

öhm, yazarın notu: special thanks to travis – flowers in the window..

Published in: on Mart 16, 2010 at 3:09 pm  Yorum Yapın  

Uçsuz Bucaksız..

kaybolmuştum, yolumu aramaya son vermeliydim belki de en kısa zamanda. yağmur damlalarının çıplak bedenime temasıyla irkildim. “ne yapıyorum ben?” sorusunu ilk defa o zaman sordum kendime. kim bilebilirdi ki birkaç yağmur damlasının hayatımı kurtaracağını..

yolumu aramaya son verdim o an. bulunduğum yerde kalmalıydım. burayı güzelleştirmeden, yaşanabilir kılmadan bulamazdım labirentin çıkışını, ayıramazdım doğruyu yanlışı. beş dakika önce “ne yapıyorsun?” sorusunu yöneltseler, sığınacak bir yer arıyorum derdim. şimdi değişmişti her şey, yüzleşmek istiyordum tüm tehlikelerle. birkaç yağmur damlasıydı tüylerimi diken, beynimdeki nöronları harekete geçiren..

yolun ortasında duruyordum işte, beni oradan alabilecek hiçbir güç, hiçbir bilinç yoktu. kararlıydım zira, yapmam gerekeni hissediyordum ve hissetmekle kalmıyor, onu yapmak istiyordum.

yavaş ve kararlı adımlarla ilerledim düz yolda. şimdi düşünüyorum da, yolun düz olması pek önemli değilmiş. 89 derece açıyla yükselen bir yokuş olsaydı önümdeki çıkabilirdim gene de. dedim ya, istiyordum.

sonra geçmiş geldi aklıma, yürümeye başladı yanımda o uçsuz bucaksız düzlükte. zaman zaman önüme geçmeye çalıştı. fakat gücü yetmedi. gelecek merakım geldi ardından aklıma, birkaç metre önümde adımlamaya başladı sonra. yağan yağmur üçümüzü ıslatmaya başladı. tedirgin gelecek, ıslandıkça yavaşladı. gelecekten korkan geçmiş, onun gerilemesiyle daha da arkalara kaydı. onlardan güçlüydüm, dirençliydim. ilk sıradaki yerimi alıp yürümeye devam ettim.

hava yavaş yavaş açarken, teşekkürlerimi sunduğum yağmur dinerken, arkama bakasım geldi. geçmiş ve gelecek ne kadar benden zayıf olsalar da hala benim parçamdılar. onlardan en iyi şekilde faydalanmak varken kaybolmalarını tercih etmezdim. beni şaşırtabileceklerini hiç tahmin etmezdim. geçmiş beni izlemiş ama izini kaybettirmeye çalışmıştı. yere baktığımda çekingen gözleriyle karşılaştım. bir anlık bakış yetti birbirimizi anlamamıza, hayatım boyunca peşimden gelmesine izin verdim sonra. geleceği ise göremedi dikkatsiz gözlerim. geçmiş’e danıştım; “bir parçası yanımda, bir parçasıysa yağmurla birlikte eridi” dedi. geçmiş’in izine, daha doğrusu kendi izime odaklanınca gördüm geleceğin parçasını, onunla anlaşmaya çalışan parçasını..

böyle böyle bütünleştik, böyle böyle güçlendik, böyle böyle yaşadık ve böyle böyle yaşlanıyoruz adımlarken uçsuz bucaksız yolda..

Published in: on Şubat 4, 2010 at 8:52 pm  Yorum Yapın  

ÖFKE

Masasının üstündeki her şeyi elinin bir hareketiyle yere fırlattı. Gözü dönmüştü. Hayatında ilk defa bu denli sinirini dışarı yansıtıyordu. Kapının mozaikli camına yumruk attı ve eline baktı. Elinden koluna doğru süzülen kanları gördüğünde aslında acı vermesi gereken bir şeye karşı nasıl bu kadar kayıtsız kalabildiğini düşündü. Neden acı hissetmesi gerekiyordur? Asıl hikaye de burada başlıyor. Belki de hikaye değil; bir dertleşme.

Sokaklarda yalnız yürümekten hep zevk almıştı. Diğer insanlar gibi görmedi hiçbir zaman yalnızlığı; özeldi. Hayatına yeni giren birileri olduğunda kendisini değil, yalnızlığını onunla paylaşacağını düşünürdü. Bense adımlarımı dikkatsiz atardım sokaklarda. Avare dolaşmaya özenir; aklımdakilerden kaçardım ayağımın her taşla buluşmasında. Korkmazdı o ama ben korkardım. Karanlık havada biçimsiz bir siluet gördüğünde karşıdan gelen onun üstüne yürürdü. Hem yalnız hem de korkusuzdu. Bense karşıdan gelenin beni görmemesi, ayak seslerimi duymaması için çabalardım. Ondan zarar gelmeyeceğini kimse garanti edemezdi.

Ben emin değildim galiba bir çok şeyden. Kararsızlık ve ikilemde kalma hayatımı zorlaştırıyordu durmadan. Onunsa hiç umurunda değildi. Her konuda fikirleri net ve açıktı. Çevresinde onun arkadaşı olduğunu sanan ama yanılanlar sorularla onu meşgul etmeye çalıştığında kısa, öz cevaplarıyla sıyrılmayı bilirdi. Bense lafı gevelerdim, kalbimin atışının hızlanmasına mani olamazdım. Sonunda da cevap veremememle kalırdım.

Onunla tanıştığımda 25 yaşımı bitirmek üzereydim. 20’li yaşlarda beklenti yerleşir insanların yaşamlarına. Bir şeylerin yaşamımıza girip her şeyi düzelteceği beklentisi. Yaşanan yorucu günlerden, akan terlerden sonra hak ettiğimize inanırız hiç hak etmediklerimizi (tabii çoğumuz için konuşuyorum) O günü çok iyi hatırlıyorum ama tarihi seçemiyorum. Ya 12 Nisan’dı ya da 22 Mayıs; neyse. Hava çoğunlukla güneşliydi ama güneş yer yer göğe serpiştirilmiş gibi duran bulutların arasına saklanıyordu arada bir. Ne nem vardı ne de hava aşırı kuruydu. Güzeldi işte kısaca. Evden çıkmaya karar verişimi de etkileyen buydu. Uzun uzun anlatmaya gerek yok, araları hızlı geçiyorum; hayal gücünüzle doldurun. Fakat doldururken havanın güzel oluşunun bana kattığı yararları ihmal etmeyin. Severdim bir kafede kahvemi yudumlarken kitabımı okumayı. Soyutlardım kendimi çevremden. Kafeye girdim (adı neydi yahu? a ile başlıyordu sanki. artı mıydı? bilirsin sen belki, istanbul’da istiklal’de en eski ve en sessiz yerlerden birisiydi.) Oturdum en köşedeki masaya. Kahvemi sipariş ettim. Garipti, canım okumak değil yazmak istedi. Garsondan kalem, kağıt getirmesini rica ettim; beni kırmadı. Başladım yazmaya… İnsanları yazdım ilk paragrafta, kendimi yazmaya başladım 2. paragrafta. 3. paragrafa geldiğimde kendimce hayatta pek sık rastlaştığımızı sandığımız duyguları yazdım: aşk, sevgi, umut, sinir, korku, heyecan, öfke… 4. paragrafta konu sıkıntısı çektim ilk başta. Bunları bir anlatırken kısa sürüyor ama konu sıkıntısı çekerken saate baktığımda 4 saattir aralıksız yazdığımı fark ettim. Kahvem buz gibi olmuştu. Parmaklarım kalemi kağıda kavuşturmak için can atıyordu. Karşı koymadım ben de… 4. paragrafta aklıma ne eserse onu yazdım: o an kafedeki ortamla başladım, kahvemin haliyle devam ettim… 4. paragrafı da bitirdim kendi çapımda. Kafamı kaldırıp uyuşmuş parmaklarımı dinlendirdim. Yazma açlığımı doyurmuştum galiba. Bir kahve daha sipariş ettim. Kahvemle birlikte onun da yanıma geleceğini nereden bilebilirdim ki? Anlatırken de heyecanlanıyorum…

“5 saattir yazmakta olduğunuz şeyi çok merak ettim” dediğinde irkildim. “Okuyabilir miyim?” sorusuyla da heyecanlandım. “Tabii” cevabımı aldığındaki gülümseyişini unutamıyorum hala. Önümdeki kağıtları aldı ve okumaya başladı. İnceledim ben de karşımdakini. Sizinle paylaşmak istemiyorum açıkçası. Tanıdığınız birisi olarak gözünüzde canlanması ona haksızlık olur. Okudu hepsini. Sonra bana döndü, “güzelmiş bunlar” dediğinde sevindim; sabah uyandığımda masadaki her şeyi elimin bir hareketiyle yere fırlatacağımı bilmeden. Tüm eksiklerimi tamamlayan birisiyle tanışmak garipti. Beni tanıyor gibiydi, sonuçta bilmem kaç kelimeden oluşan yazımı okumuştu. O anlatmaya başladı. Yazdıklarımdan alıntılar yaparak konuşuyordu; ben de etkileniyordum…

******——-***** bunu şu an kesmek istedim. Belki günün birinde devamını yazarım. Ama %99 yazmam. *****—–******

Published in: on Aralık 28, 2009 at 5:20 pm  Yorum Yapın